Değerli meslektaşlarım, şimdiye kadar gruplara Türkiye’deki veteriner hekimlik ve hayvancılık konuları hakkında çok yazılar yazdım. Bu arada mesleki tarihimiz ve meslek büyüklerimiz ile ilgili paylaşımlarım da oldu. Sağ olun bu yazılarım sizlerden büyük ilgi gördü ve yüksek bir okunma sayısına ulaştı. Oysa kafamda hep kutsal mesleğimizin geçmişini genç meslektaşlarıma bir anılar dizisi içinde anlatmak hayali vardı. Bu nedenle, son 55 yılda mesleğimize dair derlediğim kimi bilgileri ve olayları sizleri sıkmamak adına kısa yazılar halinde ve bir roman akıcılığı içerisinde anlatmak istiyorum. İlgi ile izleyeceğinizi umuyorum.

Yıl 1965, aylardan Eylül. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi kampüsüne ilk adımımı attım. Benim gibi çoğu taşradan gelen öğrenciler için bu çok heyecanlı bir başlangıç idi. O yıl Türkiye’de bir tek Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi vardı. Merkezi sınav sisteminin de ikinci yılı idi. Fakültemiz Ankara’nın Dışkapı semtinde, Samsun Kavşağı diye tabir edilen, Konya ve Samsun yollarının kesişme noktasındaydı. Çoğu taş olan Fakülte binalarımız Yüksek Ziraat Enstitüsünden kalma idi. Bu yüzden aynı kampüs içinde Ziraat Fakültesi de yer alıyordu. Her iki fakültenin kız ve erkek öğrenci yurtları ile kantini müşterekti. Veteriner Fakültesi öğrencilerinin çoğu yurtta kalmaktaydı. Ayrıca kampüs içinde Ankara Üniversitesi Rektörlüğü de bulunuyordu. O yıl fakültemizin kontenjanı yaklaşık 80 kişi idi. Ayrıca her sınıfta belli sayıda askeri öğrenci kontenjanı da vardı. Askeri öğrenciler üniforma ile derse girerler ve diğer fakültelerin askeri öğrencileri ile birlikte Dikimevi semtindeki asker yurtta kalırlardı. Sıkı durun 1965 yılında Türkiye’de tek veteriner fakültesi vardı ve her sınıfta yaklaşık 80 kişiden toplam veteriner hekimliği öğrenci sayısı 400 civarındaydı. Veteriner Fakültesi öğrencilerinin hemen tamamı Tarım Bakanlığından ayda 250 TL burs alırlardı. O yıllarda bakanlıkta görevli bir veteriner hekimin 500 TL maaş aldığı düşünülürse aldığımız para hiç te kötü sayılmazdı. Çoğu arkadaşımıza ailelerinden yardım gelmez, 250 TL ile bir ay idare ederlerdi. Ben de babam olmadığı için bu para ile aile geçindirirdim.

O yıllarda fakültenin birinci sınıfında FKB (Fizik, Kimya, Biyoloji), anatomi ve yabancı dil dersleri okutuluyordu. Biyoloji, zooloji ve botanik olmak üzere iki ayrı ders halinde veriliyordu. Hocalarımız o dönemin en tecrübeli hocaları idi. Kimya hocamız Prof. Dr. Ali Rıza Berker aslında İstanbul’daki Veteriner Yüksek Okulu mezunu olup sonradan Fen Fakültesinde kimya öğretim üyesi olmuş bir veteriner hekim idi. Öteki fakültelerin öğrencilerinden daha düşük notlar aldığımız için bize çok kızardı. FKB ve yabancı dil derslerini Beşevler Semtindeki Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde, anatomi dersini ise kendi fakültemizde okuyorduk. Fen Fakültesi karşılıklı iki simetrik büyük taş bina ve ortasında içinde nilüfer çiçeklerinin yetiştiği iki havuzlu bir bahçeden oluşuyordu. Öğleye kadar Fen Fakültesinde ders görür, öğlenden sonra ise fakültemize gelirdik. Fen Fakültesindeki FKB derslerini Tıp, Eczacılık, Diş Hekimliği ve Ziraat öğrencileri ile birlikte alıyorduk. Yani sayımız yaklaşık 500 e ulaşıyordu. Derslerim karşılıklı iki binada yer alan çok büyük ve amfi tiyatro şeklinde inşa edilmiş Büyük Fizik ve Büyük Kimya dershanelerinde yapılıyordu. Dershane büyük, sınıf ta kalabalık olunca bazı hocalarımız dersleri mikrofonla anlatmak zorunda kalıyordu. Ayrıca her dersin bir laboratuvarı vardı. Sınıf arkadaşlarımız ile ilk tanışmamız amfilerden ziyade laboratuvar, yabancı dil ve anatomi derslerinde olmuştu.

Şimdi de sizlere en az beş yıllık üniversite hayatımın geçeceği 1965 yılının Ankarasından kısaca söz etmek istiyorum. 1965 yılında Ankara’da 905.000 insan yaşıyordu. O yıllarda Ankara nüfusunun çoğunluğunu memur, emekli ve üniversite öğrencilerinin oluşturduğu bir kültür, sanat ve eğitim kenti idi. Ankara’da o yıllarda Büyük Tiyatro, Küçük Sahne, Oda Tiyatrosu, Ankara Sanat Tiyatrosu, Opera ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası gibi sanat kurumları; Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Etnografya Müzesi ve Türk Ocağı gibi kültür kurumları; Ankara, Hacettepe ve Orta Doğu Teknik Üniversiteleri gibi yüksek öğretim kurumları bulunuyordu. Sosyal yaşam daha çok Kızılay ve Yenişehir semtlerinde yoğunlaşmıştı. Bu semtlerde sinemalar, lokantalar, pastaneler ve mağazalar yer alıyordu. Kızılay’da, şimdiki ucube alış veriş merkezinin yerinde çevresinde çok güzel ve bakımlı bir parkı bulunan üç katlı Kızılay Genel Merkez Binası vardı. Atatürk Bulvarında şimdiki yüksek binaların yerinde altında pastanelerin olduğu iki üç katlı binalar bulunuyordu. Kızılay’da gezmeye ya da alışverişe gelen insanlar en şık kıyafetlerini giyerlerdi. İşte çoğu kırsal kesim kökenli olan biz veteriner fakültesi öğrencileri böyle bir ortama adımımızı atmıştık.

Birinci sınıfta kendi fakültemizde okuduğumuz tek ders Anatomi idi. İlk yarıyıl iskelet sisteminin, ikinci yarıyıl ise kas sisteminin teorik ve uygulamalı dersleri okutuluyordu. Anatomi dersi hepimizin korkulu rüyası idi. Derste takip edeceğimiz anatomi kitabını ilk elime alıp da birkaç sayfasını okumaya çalıştığımda bir tek cümlesini bile anlamadığımı ve bir köşeye çekilip başarılı olamayacağım diye ağladığımı hatırlıyorum. Öncelikle Anatomi hocalarımı anmak ve sizlere tanıtmak istiyorum. Ancak, baştan şunu söylemeliyim ki o tarihte fakültemizde görev yapan profesör hocalarımız Yüksek Ziraat Enstitüsünde Alman hocaların yanında asistanlık yapmış, çok iyi yabancı dil bilen, değerli bilim insanları idi. Her kürsüde 2 ya da en fazla 3 profesör hoca görev yapardı. O tarihte başka fakülte olmadığı için Türkiye’de o branşta bu hocalarımızdan başka profesör hoca yoktu. Anatomi Kürsüsünde Sabri Doğuer ve Mustafa Gültekin adlı profesör; Eşref Deniz, Tayyip Çalışlar ve Turgut Özgüden adlı doçent; Metin Taşbaş, Süleyman Tecirlioğlu ve Necdet Dursun adlı asistan hocalarımız görev yapıyordu. Bunlardan Necdet Dursun hariç diğerleri rahmetli oldu. Teorik dersler amfi şeklindeki anatomi dershanesinde yapılırdı. Dershanenin bir köşesinde epidiyaskop adında, etrafı tahta perdelerle çevrili, üstü siyah bir bezle örtülü, neredeyse telefon kulübesi büyüklüğünde bir alet vardı. Şimdiki barkovizyon görevi gören bu alete kitap sayfalarından resimler konur ve duvara yansıtılırdı. Ayrıca duvara asılan, kemiklerin ve organların çizili olduğu büyük tablolar da kullanılıyordu. Terimler latince olduğu için baştan hiçbir şey anlamıyor, ancak uygulamalarda yerlerini görünce aklımızda kalıyordu. Uygulamalar diseksiyon salonunda yapılıyordu. Salondaki masaların üzerine çeşitli türlere ait kemikler konuluyor ve her bir gruba ait masaya bir hoca gelerek uygulama yaptırıyordu. İkinci yarıyıldaki kas dersinde kemiklerin yerini at ve eşek kadavraları aldı. Kas diseksiyonları için elimize pens ve bistirü alıp bir de üstümüze önlük giyince kendimizi cerrah zannediyorduk. Salona ilk girdiğimizde formol kokusundan gözlerimiz yaşarmıştı. Özellikle kız öğrenciler hem kadavralardan hem de formol kokusundan çok olumsuz etkilenmişlerdi. Bu arada öğrenciler arasında hocaların çoğunun saçsız olmasından kaynaklı, formolün saç döktüğüne dair bir söylenti yayılmıştı. Bu yüzden ilk yılsonunda kız arkadaşlardan bir bölümü başka fakültelere geçiş yaptılar. Bizim sınıfta baştan yirmiye yakın kız öğrenci vardı, ayrılıklardan sonra sayı on bire düştü. Zaten bizden sonraki yıl kız öğrenci kontenjanı beş ile sınırlandırıldı.

Sizlere 1965 yılında Türkiye’deki kamu hayvan sağlığı örgütünün yapısı hakkında kısa bilgiler vermeye çalışacağım. O yıllarda Türkiye’deki en üst kamu hayvan sağlığı örgütü Ankara’da bulunan ve Tarım Bakanlığı’na bağlı olarak görev yapan Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü idi. Bu genel müdürlük kanunen hayvan sağlığı, hayvan ıslahı ve gıda kontrol hizmetlerinden sorumluydu. Veteriner İşleri Genel Müdürlüğüne bağlı olarak illerde veteriner işleri müdürlükleri, ilçelerde hükümet veteriner hekimlikleri, bazı illerde veteriner başmüdürlükleri, haralar ve inekhaneler, gıda kontrol ve teşhis laboratuvarları, bakteriyoloji ve aşı üretim enstitüleri, hayvan hastaneleri faaliyet göstermekteydi. Bu kurumlarda sadece pratisyen ve uzman veteriner hekimler çalışıyordu. Genel Müdürlük ile bu kurumlar arasında çok sıkı bir iletişim ve işbirliği mevcuttu. Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü dışında Et ve Balık Kurumu Genel Müdürlüğü ve Süt Endüstrisi Kurumu Genel Müdürlüğü gibi veteriner hekimlerin yoğunlukla çalıştığı iki kurum daha vardı. Bu kurumlar yetiştiricinin beslediği hayvanı ve ürettiği çiğ sütü devletin belirlediği taban fiyatı ile satın alır, et ve süt ürünlerine dönüştürdükten sonra tüketiciye uygun fiyatla satarlardı. 1965 yılında Türkiye’de serbest veteriner hekimlik diye bir şey söz konusu değildi. İl ve ilçelerdeki kamu veteriner hekimleri mesaiden sonra klinik yapar, hayvan hastaneleri bulunan illerde ise görevli uzman veteriner hekimler halkın hayvanlarına bakarlardı. O yıllarda sadece Ankara’nın Çankaya semtinde veteriner hekim Hadi Olcay’ın özel kliniği vardı.  Hadi Olcay hem hayvanat bahçesinde çalışır hem de özel kliniğinde Çankaya semtinde bulunan elçiliklerde görevli yabancı diplomatların pet hayvanlarına bakardı. O tarihte Türkiye’de sadece 1000 kadar veteriner hekim vardı ve bunların neredeyse tamamına yakını kamu kesiminde görev yapıyordu. Veteriner hekimlikte işsizlik sorunu yoktu. Yeni mezun olan her veteriner hekim hemen kamuda görev alırdı. Örneğin ben 28 Eylül 1970 günü mezun olmuş ve üç gün sonra yani 1 Ekim 1970 tarihinde göreve atanıp maaş almıştım.

Fakülte ikinci sınıfta anatomi yanında temel tıp bilimleri ve veteriner tarihi dersleri almıştık. Öncelikle sizlere histoloji ve embriyoloji dersine giren hocalarımızı tanıtmak istiyorum. Histoloji ve Embriyoloji Kürsüsünde Zihni Erençin, Osman Hassa ve Mahmut Sağlam adlı profesör hocalarımız; Atila Tanyolaç, ve Aydın Evren adlı asistan hocalarımız görev yapıyorlardı. Mahmut Sağlam ve Atila Tanyolaç dışındaki hocalarımız vefat ettiler. Zihni Erençin hocamız entelektüel ve şakacı bir insandı. Önceki yıllarda Veteriner Fakültesi Dekanlığı ve Ankara Üniversitesi Rektörlüğü yapmıştı. O da Yüksek Ziraat Enstitüsü’nde Alman profesörlerin yanında yetişmiş hocalarımızdandı. O nedenle ana dili gibi Almanca bilirdi. Kendi bilim dalına ek olarak Türkiye’de ilk defa Su Ürünleri ve Balıkçılık Kürsüsünü kurmuştu. İleriki yıllarda bizim su ürünleri ve balıkçılık derslerimize girmişti. Derslerinde vücut dilini çok iyi kullanır, konulara felsefi açıdan yaklaşırdı. Teneffüslerde odasına gitmez bizlerin sorularını yanıtlardı. Bir defasında, sonradan Çapa Tıp Fakültesinde profesör olan Mehmet Güngör adlı bir arkadaşımız hocaya acayip bir soru sormuştu. Zihni hoca soruya cevap vermedi ve sonra hiç kimsenin beklemediği bir anda arkadaşı bir güreşçi gibi el ense çekip sırt üstü yere yatırdı. Arkadaş da, biz de şaşkınlıktan dona kalmıştık. Sonra arkadaşı elinden tutup kaldırdı ve sorusunu yanıtladı. Aydın Evren hocamız embriyoloji derslerimize girerdi. Dersi kendi çizdiği tablolar üzerinden çok güzel anlatırdı. O da Zihni Hoca gibi sıra dışı bir insandı. Mesleğimizin ve Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli bilim insanlarından olan Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün’e Dünya’daki ilk doku kültürü çalışmalarında asistanlık yapıyordu. Biyoteknolojiye çok meraklıydı. Yıllar sonra ben de fakülteye asistan olmuştum. Bir gün telefon edip yanına gelmemi istedi. Beni Histoloji ve Embriyoloji Kürsüsünün tavan arasındaki bir odaya götürdü. İlk kez gördüğüm oda küçük bir laboratuvardı. Mikroskopun tablasında içinde sıvı bulunan bir petri kutusu duruyordu. Mikroskoba bakmamı istedi. Gördüğüm şey karşısında çok şaşırmıştım. Çünkü gördüğüm bir tavşan ovumu idi. 1970 li yılların başında Türkiye’de ovumu elde etmek ve mikroskopta görmek büyük bir olaydı. Bana tavşandan sperma alıp alamayacağımı sordu. Alırım deyince yarın aynı saatte hazırlığını yap ve gel dedi. Ertesi gün erkek tavşandan spermayı aldım. Hoca tavşan ovumunun bulunduğu petri kutusuna spermayı damlattı. Bugünkü deyimiyle bir in-vitro fertilizasyon yapmak istemişti. Ancak döllenme olmadı. Ama 50 yıl önce düşünülen bu çalışma sanırım Türkiye’de embriyo transferi alanında yapılan ilk denemedir. Çünkü o tarihte Türkiye’de embriyo transferinin adı bile bilinmiyordu.

Şimdi de sizlere 1965 yılındaki mesleki örgütlerimizin durumundan kısaca söz etmek istiyorum. O yıllarda bugün olduğu kadar fazla mesleki örgütümüz yoktu. Sadece Veteriner Hekimler Derneği ve Türk Veteriner Hekimleri Birliği vardı. Veteriner Hekimler Derneği 1930 yılında kurulduğu için en eski mesleki örgütümüzdü. Derneğin Ankara’nın Sıhhiye semtindeki Sağlık Sokakta üç katlı bahçe içinde çok şirin bir binası vardı. Ben ve birkaç arkadaşım o yıllarda mesleki konulara meraklı olduğumuz için zaman zaman binaya gider ve meslektaşlarımızla tanışma olanağı bulurduk. Derneğin ve Birliğin yönetim merkezleri bu binada idi. Bina sonraki yıllarda yıkıldı ve yerine yedi katlı bir bina yapıldı. 1979 yılındaki dernek başkanlığım sırasında mesleki örgütlerin ofislerin yeni binaya taşımış ayrıca iki katını da misafirhane yapmıştık. O tarihlerde serbest veteriner hekimlik olmadığı için derneğin ve birliğin yönetimleri hep kamu veteriner hekimlerinden daha çok da Veteriner İşleri Genel Müdürlüğünde çalışan meslektaşlarımızdan oluşuyordu. O yıllarda meslek örgütlerimizin yaptığı toplantılar büyük ses getirir, katılımcılar arasında cumhurbaşkanı, başbakan, bakan gibi üst düzey isimler yer alırdı. Başbakan İsmet İnönü 5 Haziran 1964’ de Amerika Başkanı Johnson’un Türkiye’yi tehdit eden mektubuna karşı “ Dünya yıkılır, Türkiye de bu yeni Dünyadaki onurlu yerini alır “ sözünü bizim toplantılardan birinde söylemişti.

İkinci sınıfta anatomi derslerimiz devam ediyordu. Kemik ve kası bitirmiş organlara geçmiştik. Her sistem bittiğinde bir ara sınav, dönem sonunda da ana sınav yapılırdı. Ara sınavların birinde ben Turgut Özgüden hocama düşmüştüm. Soruyu sordu, fakat cevabı anlatırken beni dinlemiyor yanındaki Metin Taşbaş hoca ile konuşuyordu. Ben de gençliğin verdiği cesaretle “ Hocam dinleyecekseniz anlatayım, yoksa çıkayım “ diye bir ayıp ettim. Bunun üzerine haklı olarak beni sınavdan attı ve sıfır verdi. Kaderin cilvesine bakın ki 1991 yılında Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dekanlığını Turgut hocamdan devralmıştım. Devir töreninde bu anımı anlatınca başta rektör olmak üzere tüm misafirlerin güldüğünü hatırlıyorum. İkinci sınıfta anatomi dışında biyokimya, fizyoloji, histoloji ve embriyoloji, veteriner tarihi ve deontoloji derslerimiz vardı. Histoloji ve Embriyoloji hocalarımı geçen bölümde tanıtmıştım. Fizyoloji Kürsüsünde Macit Erkol, Ahmet Noyan adlı profesör; Talat Konuk adlı doçent; Fahri Bölükbaşı ve Baki Yılmaz adlı asistan hocalarımız vardı. Macit Erkol hocamız İstanbul’daki Veteriner Yüksek Okulunu bitirip orada ve daha sonra da Yüksek Ziraat Enstitüsünde hocalık yapmıştı. Ahmet Noyan Amerika’da olduğu için derslerimize girmemişti. Daha sonra Hacettepe Üniversitesine geçti. Günümüzde kullandığımız veteriner hekim ambleminin tasarımcısı Ahmet Noyan hocamızdır. Biyokimya Kürsüsünde Ethem Ersoy adlı profesör; Kamuran Ertürk adlı doçent; Nihat Bayşu ve Hayati Çamaş adlı asistan hocalarımız görev yapıyordu. Kamuran Ertürk bakteriyoloji hocamız Ömer Ertürk’ün eşi idi. Veteriner Tarihi ve Deontoloji derslerimize Nihal Erk giriyordu. Kürsüde asistan olarak Ferruh Dinçer görev yapıyordu. Nihal Erk doğum hocamız Hüseyin Erk’in eşi idi. Nihal Erk Türkiye’nin ilk kadın veteriner hekimlerinden ve akademisyenlerindendi. Prof.Dr.Nevzat Tüzdil’in yönlendirmesi ile asistan olmuştu. Veteriner tarihi yanında deontolojiye çok büyük önem verirdi. Sınavlarda derece alanları evine yemeğe davet eder, zaman zaman bizlere tiyatro ve opera biletleri dağıtırdı. Bizlerin sosyalleşmesi için çok büyük çaba harcardı. İkinci sınıfın yarıyıl tatilinde fakülte gezi düzenlerdi. Bu gezide hem tarihi ve turistik yerler hem de mesleki kuruluşlar geziliyordu. Özellikle mesleki kuruluşları görmek ve meslektaşlarla tanışmak bizler açısından çok yararlı oluyordu.